Istanbul'un Artığı - fanzine (Urban Waste collectors video research fanzine&exhibition)

Please download to get full document.

View again

All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.
Share
Transcript
  İstanbul’un Artığı  Videolar: Alper Şen, Bilge Emir, Cihan Kulaksız, Deniz Şiar Bozkut, Devrim Ck, E. Belit Sağ, Erhan Arık, Güliz Sağlam Fotoğraf:  Ali Saltan Sergi Tasarım:  Yelta Köm, Ali Saltan, Alper Şen, Erdem Üngür, Işık Gülkaynak, Pelin Tan Resim: Melih Sarıgöl Fanzin Tasarım: KOTUstudio - Yelta Köm, Erdem Tüzün*Bu fanzinin basımındaki katkıları ve sergiye ev sahiplikleri için DEPO’ya teşekkür ederiz. http://depoistanbul.net  İstanbul’un Artığı’na Başlarken… İstanbul’da kişi başına günde 1 kilodan fazla atık düşüyor. Bu şehirde her gün yaklaşık 20 bin ton atık üretiyoruz. Bu atıkların geri dönüşebilenleri de zamanla yeniden atığa dönüşüyor. Bitmeyen bir döngünün içinde işlenmiş maddeler hammadeye, hammaddeler yeniden işlenmiş maddelere dönüşürken şehirli, kendi atığı ile bu şehirde istemese de iz bırakıyor.Bu rakamların insanı kendisi ile yüzleştiren ve tedirgin eden özelliği ne kadar gerçekçi? Aslında bir anda hepimizi çevreci yapan, çöpümüzü evde ayrıştıran bu algı patlaması neyi ifade ediyor? Sanem Yardımcı bir makalesinde Zizek’in “ekoloji toplumların yeni afyonudur” sözünü yorumlarken bu “aydınlanmayı” şöyle anlatıyor:…Slavoj Zizek, bir yazısında ekolojiyi, kitlelerin yeni afyonu olarak, küresel kapitalizmin hâkim ideolojisi olma yolunda ideal bir aday olarak değerlendirir. Zizek, küresel kapitalizmin terör korkusu ekseninde yarattığı güvensizlik ortamı ile ekolojistlerin dünyanın bir felaket sonucunda yok olacağı korkusundan beslenen, değişim, gelişme ve ilerlemeye karşı güvensizlikleri arasında paralellik kurar. Ona göre ekoloji de tıpkı din gibi, hikmetinden sual olunmaz bir otorite oluşturur, yani doğayı kutsallaştırır, onu “bütünüyle kavranamazmış gibi, içinde daima bir gizem saklıymış gibi, güvendiğimiz ve baskı altına alamayacağımız bir güç gibi” kavramsallaştırır. (…) Çevreciliğin kapıdan kovduğu siyaset, bacadan egemen siyaset algısı şeklinde geri döner, küresel kapitalizmin güvensizlik ortamı ile felaket senaryolarının birleşmesinden adeta yeni bir din yaratır. (1)Bu paragrafın gündelik hayatta karşılığı Ümraniye’de atık kağıtları toplayarak geçimini sağlayan bir toplayıcıya mahallelinin verdiği cevapta gizli: “Biz kağıtları size vermeyeceğiz, belediyenin şirketine vereceğiz, onlar kağıdı geri dönüştürüyor.”Gülerek devam ediyordu Metin mahalleliyle konuşmalarını özetlerken: “Sanki biz kağıtları Paris’e gönderiyoruz, e aynı fabrikaya gidiyor kağıt abi! Parayla alayım diyorum, yine kabul etmiyorlar.” Masada bir diğer toplayıcı lafa giriyor: “Sakın tipinden dolayı kağıdı sana vermemiş olmasınlar?” Masayı sessiz gülümsemeler dolduruyor bu söze cevap olarak. “Geri Dönüşüm” sözü çeşitlenerek, alaylı bir ifadeyle tekrarlanıyor bir süre. Biri birden mevzuya giriyor: “Abi şimdi bu seçimleri CHP, MHP kazanırsa bizi burdan sürerler mi dersin? Bak Ahmet daha çocuk yaşında sayılır, babası sakat, yürüyemiyor, Siverek’te iş yok güç yok, kalkmış buralara kadar gelmiş. Çöpten kağıt toplayarak 10 kişiye bakıyor bu çocuk.”Tekrar baştan alalım: İstanbul’da kişi başına günde 1 kilodan fazla atık düşüyor. Bu şehirde her gün yaklaşık 20 bin ton atık üretiyoruz. Bu atıkların geri dönüşebilenleri de zamanla yeniden atığa dönüşüyor. Beyoğlu’nda bir ardiyede işlerin artık eskisi gibi olmadığını anlatıyor toplayıcılar. Eskiden (2000’lerin başında) belediye ardiyelerin elektriğini ödermiş. Çünkü belediyenin işini önemli ölçüde kolaylaştırıyormuş toplayıcılar. Şimdi belediyenin logosuyla dolaşan araçlar Beyoğlu’ndaki neredeyse tüm işyerlerine “nitelikli atık poşeti” dağıtıp işyeri çalışanlarının toplayıcılara atık kağıt vermemelerini  tembihliyormuş. “Bir ara ‘bu işi yapmak yasak’ diyerek arabalarımızı da alıyorlardı, şimdi almıyorlar. Ama bu kez de kağıt aldığımız yerlere ‘kağıdı onlara vermeyin’ diye tembihliyorlar. İşler iyice azaldı bu yüzden.” Bir diğer toplayıcı söze giriyor: “İşler azaldı ama toplayanların sayısı da arttı, her gün de artıyor.” Bir başkası sözü dolandırmadan cümleye başlıyor: “ Bu Suriyeliler mahvetti bizi abi ya. Kağıdı değil, çöpün tamamını alıyorlar! Ne işleri var bunların İstanbul’da, Beyoğlu’nda? Hatay’da, Urfa’da bir sürü kamp var, İstanbul’un göbeğine niye getiriyorlar?” Konu dönüp dolaşıp bu kez de, “peki bizim elimizde kameralarla burada ne işimiz var?” mevzusuna geliyor. Dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz. Geri dönüşüm işçilerinin yaşadığı sorunlardan bahsediyoruz. “Ankara’da, İstanbul’da, tüm şehirlerde “geri dönüşüm” reklamlarının ardında kalan  toplayıcıların yaşadığı sorunları anlatmak, duyurmak istiyoruz” diyoruz. “Bu işi yaparken de aldığımız destek sizin bir aylık yevmiyeniz kadardır” diyerek özetlemeye çalışıyoruz yapmaya çalıştığımız işi. “O değil de abi, geçen bi turist geldi, benim bir sürü fotoğrafımı çekti, sonra ormanlık bi yere götürdü, bi ağaca çıkardı, kiraz falan toplattı. Böyle ‘kolunu kaldır, yok ayağını çek’ diye diye bir sürü fotoğrafımı çekti gitti.” Bir diğeri lafa giriyor yine; “Benim de fotoğraflarımı çekti bi turist, tüm gün benimle beraber gezdi, anlamadım niye yaptığını, işaretle konuştuk hep”. Ardiyede herkesin bir “turistik” macerası olmuş, sırayla anlatılıyor. Bir arkadaşım, “Beyoğlu’nda turistler, sokak köpeklerinin,  toplayıcıların ve trans bireylerin fotoğraflarını çekmeyi çok seviyor” demişti. Tüm bu hikayeleri dinlerken “Biz turist değiliz” diyesim var. Yeniden başlayalım: İstanbul’da kişi başına günde 1 kilodan fazla atık düşüyor. Bu şehirde her gün yaklaşık 20 bin ton atık üretiyoruz.Bir “gelişmişlik” göstergesi olarak düşünmek mümkün şehrin atıkla ilişkisini. Ama önce bizim atıktan tam olarak ne anladığımızı kavrayamazsak bu 20 bin  ton sadece büyük bir rakamdan ibaret olacak. Ya da bize kimin neyi “atık” olarak öğrettiğini çözemezsek mevzu bir “ekolojik afyonda” kilitlenip kalacak. O zaman biraz soru sormak gerekecek 20 bin tonla başlamak yerine. Atık ne zaman bir soruna dönüşür? Sokakları kirlettiğinde mi? Toplanmadığında mı? Sokakları ne / kim kirletir? “Taşkafa” (2) adlı bir belgeselde 1910 yılından bir Beyoğlu hikayesi anlatılır. Bir İngiliz beyefendisi gece vakti Galata’da yürürken çevresini sokak köpekleri sarar. Beyefendi bastonuyla köpekleri korkutmaya çalışırken köpekler daha da havlar. Beyefendi bunun üzerine korkup kaçarken yere düşer ve ölür.Muhtemelen bu kişi İngiltere için önemli bir kişidir ki, bir süre sonra İngiliz hükümeti Osmanlı’ya nota gönderir. “Sokak köpeklerinize sahip çıkın, vatandaşlarımız ölüyor” diyerek. Bu notadan utanan Osmanlı hükümeti ise sokağı köpeklerden temizlemeye karar verir.“Köpek Adası” (3) isimli animasyon, bu hüzünlü hikayeye bir detay daha ekler. Osmanlı hükümeti, bu sokak köpeklerinden kurtulmak için Avrupa’dan danışman getirir. Ancak danışmanın önerileri (tüm köpekleri zehirleme ve derilerinden, tüylerinden faydalanma, seçilen “cins” türleri evcilleştirme) hükümet görevlileri tarafından beğenilmez ve Osmanlı usulü bir “temizlik” başlar: İstanbul’daki 60 bin sokak köpeği bir gemiye bindirilip bugün Hayırsız Ada olarak bilinen ıssız adaya götürülür ve orada köpeklerin birbirini yiyerek ölmesi sağlanır. Rivayet odur ki aylardır İstanbul’un üzerinde köpeklerin uluması gitmemiş.Sokak temizliği “atıkla mücadelenin” en görünür yeridir. Atık, aslında görülmemesi gereken, görüldüğü yerde kurtulunması ya da dönüştürülmesi gereken bir şeydir çünkü. Ya da bize öğretilen budur. Bu temizlik, temizleyene ve temizlenene göre zaman içinde değişir. 6 Eylül 1955 gecesinin İstanbul fotoğraflarına baktığımızda İstiklal Caddesi’nin zeminden 5-10 santim yükselecek kadar atıkla dolup taştığını görüyoruz. Ve sabaha karşı tanklar caddede gezinirken, kamyonların “geri dönüşüme girmeyen atıklarla” yüklendiğini… Sahi, bir gecede kim kimi neden çöpe attı, kim neyi çöpten çıkarıp zenginleşti?“Sokakları atıklardan temizleme” çabası ırkçılığın, homofobinin en pespaye yüzü olabilir mi? Ankara’da, trans arkadaşının cesedini Mamak çöplüğünde bulduğu günü anlatırken ağlamamaya çalışmak, “köyünüze gidin, burda ne işiniz var!” bağırışları içinde dayak yemek insana nasıl bir atığı çağrıştırır? Tüm bu “temizlik çabaları” yıllardır “resmen” sürerken, 28 Nisan 1993’te Ümraniye’deki çöp dağının birikmiş metan gazıyla patladığını ve bu patlama sonucu 27 kişinin öldüğünü, 12 kişinin kaybolduğunu, kaybolanların cesedine dahi ulaşılamadığını kim hatırlar?Son kez başlayalım: İstanbul’da kişi başına günde 1 kilodan fazla atık düşüyor.Beyoğlu’nda bir toplayıcıdan çekim yapmak için izin istediğimde önce sert bir yüz ifadesiyle “Piyasada en pahalı mankenin aldığı para neyse onu isterim” demişti. Ardından gülerek eklemişti: “Ama iyi oynarım ha…” Ümraniye’de  toplayıcıların ardiyesinden ayrılırken arkamdan gelen sesi duyunca elim ayağıma dolaşmıştı heyecandan, “Vay be, demek ki biri bizi ciddiye aldı ve belgeselimizi çekecek!” Zizek’in bahsettiği bu “ekolojik afyon” kafamızı bulandırmazsa kişi başına 1 kilodan çok daha fazla atık düşüyor İstanbul’da payımıza. Bu atığa birlikte bakabilmek umuduyla… 1 artıkİşler  Bİr Gerİ Dönüş: “Agir u Govend/Ateş ve Düğün: Zorunlu Göçten Kİmlİk Mücadelesİne Hakkarİlİ Kağıtçılar” Sergİsİ Forum İzlenİmlerİ Oktay İnce 18 Mart 2012  2001-2012 yılları arasında Ankara’da çoğunluğu Hakkarili kağıtçıların varoluş  kavgası, Depo’da 18 Mart-21 Nisan 2012 tarihlerinde bir video-sergiye dönüştü. Sergi açılışında düzenlenen forum Ankara’dan kağıtçıların katılımı  ile gerçekleşti. Aşağıda okuyacaklarınız, sergiyi gerçekleştirenlerden Oktay  İnce’nin bu forum boyunca sorulan sorulardan ve verilen cevaplardan, serginin  gösterim haline dek edindiği süreçteki izlenimleri içeriyor. “İstanbul’un  Artığı”nın başlangıç noktası olarak gördüğümüz “Agir u Govend”, kaydeden ve kaydedilen, soru soran ve cevap veren ilişkisini yeniden harmanlayarak  kanaatlerden imajlara giden hattı sorguluyor. Hakkari’yi anlatır mısınız veya orada can güvenliğimiz var mı” diye soran amcamın “çoğunluk”u temsil ettiğini söylemek mümkünken, “Kadınlar ne yaşadılar, çöp topladılar mı, çocuklar okula gidebildi mi, psikolojileri nasıldı” sorusunun içerdiği kadın duyarlığının Faysal’da bir karşılığı olmadığını görmek zor değil. O, konuyu “altı tane kızım var okutmak istiyorum ama okutamıyorum, çünkü kazandığımız yetmiyor” diye bağlar, çıkar işin içinden. Aslında herkesin zihni başka şeylerle meşgul.“Sosyal çalışmacı, belgeselci ve ekolojistler, hatta sosyalistler geliyorlar sizlerle çalışma yapmaya, ne ifade ediyor bütün bunlar sizler için” diye soran arkadaşın, Fehmi’den, “onlar bizi asimile etmek istiyorlar “ cevabını beklemediği açık. Aldığı rol itibariyle Fehmi, soruların politik olanlarına muhattab görünüyor. “Hakkarililerin kağıt işine bulaşmaları nasıl olmuş, neden topluca bu işe karar vermişler” sorusundaki ‘bulaşma” sözcüğünde, zaten kağıtçılığın Kürtler için ancak mecburen bulaşılabilecek bir pislik olduğu fikri saklıyken, bir sonraki, “ bu işi yapmalarının psikolojik yansımaları nasıl oldu, gururlarına dokundu mu, sadece iş olarak mı baktılar” sorusu konuyu biraz daha açtı gibi. Zira bu “gurur” meselesi önemli. Kentte, yabancının bakışından gocunacak bir şeyi olmayan kağıtçılara, Hakkari’de, Van’da kalıp çöp işine bulaşmayan akrabalarının, Ankaradakileri “zengin”, kendilerini “gururlu” saymaları dokunuyor gördüğüm kadarıyla. “Kentte kalıp çöpe devam mı yoksa memlekete döneyim arzusu mu ağır basıyor” sorusunu, yine onlar namına cevaplıyacak olsam, onların kendi cevabı videoda, “neredeyse kalmalarını isteyen yok” derdim. Onların iyiliğini isteyenler de, kötülüğü isteyenler de, dostları da düşmanları da, köye dönsünler istiyor, dönmekte gözleri olmadığını bile bile. “çav nina”.“Sizden önceki kağıt toplayıcılarıyla ilişkiniz nasıl oldu” sorusu, ezilenlerin ezen olamayacağını düşünecek kadar safca bir yerden gelmiyor elbette. Biliniyor ki, Kotranıslılar çöp işine başlamak için Ankara’nın göbeğine indiklerinde, o göbeği yıllardır kaşıyan Çinçinli toplayıcalara yol göründü.“Kürtçe konuşabilirsiniz, çeviririz” önerisi, pek karşılık bulmadı, zira topluluk, kamusal ortamlarda konunun “geçim meselesi” olmaktan çıkarılıp Kürt meselesi merkezli tartışılmasından memnunluk duymuyor genellikle. Bu durum Kürtlüğü bir mesele olarak görmemelerinden değil. Orada, kimin dilinden konuşulacağı apaçık bir iletişim meselesi olarak ortada duruyordu onlar için. Hitabeden konumunda olduklarından, iletişim dilinin kestirme ve anlaşılır olma sorumluluğunu üstlerine alıp, o dili az da bilseler, dertlerini anlatmak için dinleyene kendi dilinde hitap etmeyi tercih ederek, mesajlarını çevirmene emanet etmekten kaçındılar sanki. Her kelimenin Kürtçe’den dolaşarak, “yeşilkart meselesi”nin Kürt meselesine bandırılarak dillendirilmesinin huzursuzluğunu doğrusu kulağıma fısıldadılar. “Bizimki öncelikle geçim derdi abi”...“Orada, Hakkari’de, yaşadığınız özgürlük hissinin bir devamı olarak görülebilir mi sizin yaptığınız çöp işi” diye soran arkadaşın, sorusunu anlaşılır kılmak için iki dilde açıklama yapmak zorunda kalması, “serbestlik” sözcüğünün karşılayabileceği durumu “özgürlük” gibi varoluşsal bir kavramla ifade etmiş olmasıydı. Zorunlu mesaide ücretli köle olmaktansa, sokağın sunduğu serbesti ve sürprizlerle yaşamayı tercih etmek olarak özetlenebilecek olan tespitleri yerindeydi bence. Gerek belediyenin gerekse sivil organizasyonların bir çok “kurtarma” projesinin mahallede dumur olmasının sebeplerinden en önemlisi, bu “serbestlik”in yitirilmek istenmemesiydi. İstemediği zaman işe çıkmayabilir, kendinin patronu, çok çalışırsa çok toplayıp çok kazanabilir vs...Evet. Ankara’nın Hakkarili kağıtçılar ile İstanbullu merak edenleri arasında nasıl bir dil kurulacağı da bizim meraklarımız arasındaydı. Bilirsiniz sorduklarımız zihnimizde zaten bir cevabı olan sorulardır, ya test etmek isteriz, ya da kendi cevabımızı dillendirmeye aracılık etsin arzusuyla sorarız, çok azı meraktandır çok azı, gerçekten başka hayatlar hakkında yeni bir şey öğrenme merakından. Çünkü sorduğun soru karşındakini ne olarak gördüğüyün göstergesidir, soru sorarken “sen” dersin, “şusun”. Hey kağıtçı, kürt, atık kağıt işçisi, geri dönüşüm emekçisi, sade suya erkek haşlaması. Soru sormak bir kimlik politikası gütmek, karşıdakini “bir kimse” varsaymaktır. O kadar çok eser onlar namına konuşuyor ki, eserler konuştukça artan bir merak var gerçek kişilere, alın size kağıtçılar, gerçek kişiler, hadi bakalım nasıl bir dil tutturacaksınız karşılarında? Bir dil tutturabilecek misiniz ya da, tam da dediklerini onların kastettiği mana da anlayıp ona göre sorular üretebilecek misiniz? Sorulara bakalım. Baktık işte yukarda..Hiç bir soru sormadan, onların hayatına karışmak, nasıl yaşadıklarını doğrudan yerinde görmenin en iyi yol olduğunu hep akılda tutarak, şimdi şu salonda esas olarak, onların bizzat yaşadıkları hayatı nasıl dile döktükleri üzerine bir izlenim sahibi olabiliriz, yaşadıkları hayatı nasıl gördüklerine ilişkin bir fikirleri olduğunu varsayarak. Ulus, “halka kendisi hakkında soru sormayınız “gibi bir şey söylemişti, “sadece kanaatler edinebilirsiniz”.. O dinleyici/izleyicinin ordaki ikinci muhattabı işte, elinde kamerayla ya da kalemle, sosyopolitik projesiyle, hiç içlerinden eksik etmedikleri iyi niyetleriyle, kağıtçıların hayatlarına karışan “aracılar”dı. “Kim neyin aracısıdır”, temel sorularımızdan birisi. “Ben, kameralı adam, onların görünürlüğüne, belirli bir bakış açısından algılanabilirliklerine aracıyım” desem, bi problem yok belki, ya tersi ise? Onlar benim, san’atımın, politik fikirlerimin, sosyal çalışmamın, akademik kariyerimin, kendimin daha çok daha çok görünürlüğümün “aracı” iseler? Tıpkı, sorularımızın aslında söylemek için yanıp tutuştuğumuz cevaplarımıza aracılık etmesi gibi...Kağıtçıların sergi açılışına katılımı, bir problem olarak “görünürlük”... Onların kamera karşısındaki tutumu daima belli bir kaygıyı içerdi. Aslında onlar Ankara’da “kamu” tarafından çok da fazla hissedilmeden, mümkünse görülmeden Ankara gecelerine süzülmek,bir hayalet gibi gündüz kaybolup gece kağıtlarını toplamak, bir kaza bela olmadan işlerini sürdürmek isterlerdi. Boyalı basının manipule dedilmiş haberlerine konu olmak en tedirgin oldukları şeydi ki, doğal olarak kendi ellerinde olmayan her kameraya aynı kuşkuyla yaklaşırlardı. İyi niyetli sol sosyal politik çalışma alanından gelenlere uzak durma gerekçeleri,  tamamıyla, tam da gelenlerin niyetlerinin tersine, bu çalışmaların temel hedeflerinden birinin onların görünürlüklerini arttırması kaygısı. Çünkü bu görünürlük, kamu, yani devlet ve toplum katında arttıkça, dikkatler üzerlerine çekildikçe, kontrolun artması, Türk topluluğunun şimşeklerini üzerlerine çekme, şikayet mekanizmasını işlemesi ve devlet baskısını arttıran unsurlar olarak işlemesi demek. Yani bizler, belgeselciler, özgür basın, sosyal araştırmacı ve çalışmacılar, ekolojistler, politik örgütlenmeciler, toplumda onlarla ilgili bir farkındalık yaratmanın, ondan önce onlar için bir “görünürlük” yaratmanın onların faydasına olduğunu düşünür ve sınırları zorlarız. Duyurulu etkinlikler, basından inmeyen projelerimiz, örgütlemelerimizin kapısına dayandığı devlet, davul çalar  tellal çağırır,” burda kağıtçılar vaaaar hey millet duyduk duymadık demeyiiin, durumlar şöyle kötü böyle kötü”. Kamera onların devlet ve toplum katında görünürlüklerini arttırmadığı sürece daha az tedirgin ediciydi. 2  Kağıtçılara gösterebileceğiniz en kötü film kendileri hakkında yapılmış bir belgeseldir. Görünür olmamanın verdiği avantaj beli bir sınırdan sonra dezavantaja dönüşür. Artık elde olan ya da olmayan nedenlerle görünür, deşifre olmuşsun. Mahalleli belediyenin, vilayetin kapısını aşındırmaya başlamış. Veya ITC gibi akbaba şirketler ve belediye sana bir düzen vermek istemektedir, “sırtında sopa” uygulamaları dönemi başlamıştır. O andan itibaren dayak yeyip susmanın bu baskıyı arttıracağını, görünürlüğün hakkını verip daha fazla görünür olunmadan bu baskıdan kurtulamayacaklarını, komalık edilip kaldırımlara atıldıkları kaçıncı saldırıdan sonra anladılar. İşte o bütün kameralar ve sivil organizasyonlara o zaman, giriş daha serbest oldu kağıtçı açısından. İlk defa İHD Ankara ile, bir saldırı sonrası, Çankaya belediyesi önünde ortak basın açıklaması yaptıklarında yıl 2008 idi.Belgesel görüntülerinin bir sergiye malzeme edilmesi, bu görüntülerin bir belgesel film halinde izlenmesinden farklı olarak bize nasıl bir deneyim sunabilir? Biz yani işi gösterenler ve görenler.Filmde sekanslar belirli bir kurgu konsepti içinde zamana yayılırken, sergide mekana yayılır, her birinin kendi içinde yayıldıkları bir zaman aralığı vardır. Sergideki videolarda zaman yavaş akar, bu yalnızca film zamanı değil olay zamanıdır da, filmde 5 dakika almış bir sekans, “agir (ateş)mesela, 60 dakikalık bir video olarak önünüzde, ekranı doldurur.Mevzunun en önemlisi değilse de önemlisi sanırız izlenme rejimiyle ilgili. Belgeseli baştan sona kıpırtısız izlediğimizde bir öykü geçmiştir içimizden, görüntüler belirli bir hat üzerinden dizilmiş, ritmi, temposu hızlanıp yavaşlayarak izleyenin kalp atışlarında belli bozukluklar yaratmış ya da ...tamammış, “son” yazmış ışıklar açılmış. Velhasıl bir bütünlük içinde sunulmuş bu dizge belgesel film olarak, görüntüler merkezi bir fikir etrafında dizilmiş, eksenden kaymasına pek de izin verilmemiş, yoldan çıkılıp fantezi yapıldıysa da, yol gözden ırak  tutulmamış- tekrar dönülmüş.Aynı görüntüleri farklı ekranlardan aynı anda dönecek şekilde parçalayarak bir sergi halinde sunmanın izleme rejimi, bu rejimin oluşturacağı etkileşme süreci nasıl işleyebilir? Burada aslında montaj her bir videonun karşısında 3-5 dakikasını geçireceğini varsaydığımız izleyicinin kafasında, kapıdan çıkarken oluşur. Görüntüleri belgesel film olarak izleyen kişi kafasında montajla çıkmaz, bir montajın etkileriyle çıkar. Görüntüleri o montaj bütünlüğü içinde izlemeyen, izleme sırası, ve her ekranın başında kalış süreci kendisine bağlı olan videosergi izleyecisi, içine aldığı bu parçalı etkilerle, montajı kendi zihninde yapar.Kavram oluşturur, ama bu filmik değil, tümüyle ilişkisel, etkileşimseldir. Eğer sergiyi farklı zamanlarda yeniden izlemeye gelirse, muhtemelen her videonun karşısında daha önce belki de izlemediği bir bölümü izleyecek ve kafasındaki önceden kalan montaja devam edecektir, böylece sergi ham görüntülerden de olsa, izleyici zihnen daha aktif olacakdır.Eger yapılabildiyse izleyici sergi alanına doğrudan bir atmosferin içine çağrılacaktır. Sinemada belgesel izlemekten farklı bir atmosfer bu, zira mesela sesler her yerden gelebilir, aynı anda, gezi boyunca farklı sesleri tınısı artar eksilir, başka bir video sesi karşısında durduğu videonun sesine karışır, “montaj etki” devam eder. İzleyici gezmekte oturmakta oyalanmakta serbesttir. Eee serbestse ne olmuş... Geçelim.Muhtemelen hiç bir video, çok kısa olup sürekli kendini tekrar etmiyorsa sonuna kadar izlenmeyecek, hep bir eksik izleme ile karşısından ayrılınacaktır, bir kere daha izleme ihtiyacı duyulabilecek bir şey, bir filme göre, izlenip  tamamlanamamışlık duygusu yaratacaktır. Bir videonun önünden ikinci kez geçerken izlenmediği bir bölümle karşılaşan kişi, 3 dakikasını da burda kaybettikten sonra ... Bunlar hep laf, esasa girelim...22 Nisan 2012Fotoğraflar: Anıl Çizmecioğlu 3
Related Search
Similar documents
View more
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks
SAVE OUR EARTH

We need your sign to support Project to invent "SMART AND CONTROLLABLE REFLECTIVE BALLOONS" to cover the Sun and Save Our Earth.

More details...

Sign Now!

We are very appreciated for your Prompt Action!

x